16 Ekim 2014 Perşembe

BİZİM YOĞUN BALAYIMIZ

Düğün dernek stresinin en güzel yanı bence balayı. (Bu cümleyi Türkçe'nin elastikiyetinden lütfen uzak tutalım. :D) Hele bir de denizli, güneşli bir tatile çıkıyorsanız tadından yenmez. Bütün gün ye, iç, yat. Oh keka!

Ama bizim böyle dinlenmeli bir balayımız olmadı. Aksine koşturmacalı, hummalı bir balayı geçirdik biz.

Bir süre tatil sitelerinden denizin, güneşin en yoğun hissedileceği tatil beldelerine baktık fakat son anda planımız değişti.

Kıymetli kocam, bir gün ben evde haldır huldur çeyiz hazırlarken arayıp, ''Balayımızı yurtdışında geçirsek nasıl olur?'' diye bir cümle kurdu. O ''nasıl olur?'' cümlesi kafamda büyüdü, büyüdü, büyüdü ve 3 saniye içerisinde beynimin binlerce ülke ismi sıralamasına sebep oldu. İtalya, Fransa, Amerika, İngiltere, Meksika, Brezilya... ''Hıı, ne dersin?'' diye adamın cevap vermem için beni uyarmasıyla kendime geldim. ''Ay olmaz mı? Hem de ne biçim güzel olur!'' diye çığlık atıp, hemen tur beğenmeye başladım.

Umrumda değildi artık tencereler, tavalar, o şahane tabaklar. Fellik fellik tur bakıyordum. Neyse ki çok vakit harcamadan ilk teklif kıymetli haşmetmahabımdan geldi; BENELÜX TURU!

Yihhhhaaaaaağ!

2 saniyelik araştırmadan sonra turu satın aldık. Bundan sonraki aşamalar biraz hengameli uğraşlar gerektirdi ama o kadar da önemli değildi. Ne de olsa şahane bir balayı bizi bekliyordu!

Benelüx turundan bahsetmem gerekirse, Benelüx'ün açılımı Belgium (Belçika), Netherland (Hollanda) ve Luxembourg (Lüksemburg)'un harflerinin kısaltması aslında. Bu ülkeler içerisinde hababam debabam gezeceğimiz anlamına geliyordu bu. Bonuslarıyla beraber. :)

Tur tarihine 2 ay kala pasaportlarımızı çıkarttık. Pasaport konusunda şöyle bir durum sözkonusu, bu ülkeler için Schengen Vizesi almanız gerektiğinden, ülkeden çıkış tarihi itibariyle pasaportunuzda 3 aylık daha bir süre kalması gerekiyor. Bu sebeple riske girmemek adına 1 yıllık pasaport en iyi seçim oluyor. Yani bizim için öyle oldu.

Pasaport başvurusu 3 gün içinde sonuçlanıyor ve 1 hafta içerisinde elinizde oluyor. Pasaport için gerekli evrakları ve adımları şurada bulabilirsiniz.

Pasaport sonrasında sıkıntılı bir süreç başlıyor aslında. Çünkü ilk defa vize alacaklar için Schengen biraz zor. Normal vize neyse de, Schengen biraz kasıyor. Neyse ki bizde bir sorun çıkmadı.

Vize işlemleriniz için tavsiyem, tur tarihinden 1 ay önce işlemlere başlamanız. Çünkü vizenin çıkmaması durumunda bir kez daha deneyebilecek vakit bulabilirsiniz kendinize.

Biz Benelüx Turu içerisinde en çok Fransa'da konaklayacağımızdan, Fransa Konsolosluğu'na başvurduk. Fransa Konsolosluğu'na da bizzat gidilmiyormuş ama bu ülkenin vize işlemlerini tamamlayan şirket VFS Global. VFS Global'in sitesine şuradan girerek gerekli evrakları, istenen belgeleri inceleyebilirsiniz. VFS'de bazı sorularınıza net cevaplar alamayabilirsiniz.
Nitekim benim öyle bir sorum olmuştu. Ben de garantiye almak adına bizzat Fransa Konsolosluğu'nu arayıp, detaylı bir şekilde sorumun cevabını almıştım.

Vize başvuru sonrasında, sanki çektiğiniz düğün stresi yetmiyormuş gibi bu sefer de vize çıkacak mı çıkmayacak mı stresini çekiyorsunuz. Telefonunuza vizenizin sonuçlandığına dair mesaj geliyor fakat o mesajda sonucu göremiyorsunuz. :D Böyle de heyecan yaptırıyorlar insana.

Bize o mesaj geldiğinde, koştura koştura VFS'ye gittik biz. Pasaportunuzu elinize alana kadar sonucu öğrenemiyorsunuz. Söylemiyorlar! Hani yarışmanın büyük ödülünü kazanıp kazanmadığınızı öğrenene kadar çile çekersiniz ya aynı öyle bir ruh haline giriyorsunuz. :D

Biz pasaportlarımızı aldıktan sonra, usulca kapıya yöneldik. Akabinde çığlık çığlığa koşarak kaçtık VFS'den. İlk defa vize aldığımız için bize 20 günlük Schengen çıkmıştı. Belki ikinci sefere daha fazla verirler, bilmiyorum.

Düğün bitti, tur günü gelip çattı. İçimizde patlamaya hazır bir volkan olan heyecanımızla havaalanına vardık. Bundan sonrasını gün gün tur rehberi gibi anlatacağım artık. :D

Uçaktan indik, Avrupa Vatandaşları ve Diğer olmak üzere 2 bankonun önünde ve tabii ki Diğer kısmında sıraya girdik. Banko içindeki polisler bildiğin MIT ajanı, kaşlar çatık, kel ve devasa. Tipine bakar bakmaz Türk olduğunu anlayıp ''Merhaba'' diyorlar. Bildikleri tek Türkçe kelime bu sanırım. Akabinde İngilizce konuşuyorlar çünkü. Tabii yaban ellerde duyduğun o tek Türkçe kelime sana cennetteymişsin gibi hissettiriyor. Ne kadar Milliyetçi bir milletiz aslında da o ana kadar farkına varmıyoruz. :D

Oradan da sıkıntısız bir şekilde geçtikten sonra tur otobüsüne bindik. Lüksemburg'da 1-2 saat geçirdik. Çünkü ekstra Schengen turu vardı. Biz o turu satın almayıp, kendimiz gezdik Lüksemburg'da. Zaten 2 caddesi olan küçücük bir şehir. Petrus Vadisi'ni gezdik, Lüksemburg sokaklarında fink attık.

Lüksemburg'dan birkaç fotoğraf;

Bomboş Lüksemburg sokakları.


Kesin ip var! :D

Petrus Vadisi.

Lüksemburg selfie. :P

Lüksemburg'da azıcık gezip tozduktan otobüs geldi ve ilk durak Paris!!!

Paris'e vardığımızda akşam olmuştu. Hemen otele yerleşmek için 45 kişi debelenip durduk. Ama böyle kötü bir otel olamaz! İzbe, pis, son derece gereksiz bir otel.

Ciddi uyarı; eğer Paris'te kalacağınız otelin adı Kyriad ise kaçarak uzaklaşın. Çok ciddiyim. Bir sürü korkunç, devasa böcekler vardı her yerde. İşin kötü tarafı eşim bu böcekleri kaldığımız odada dahi görmüş ama benim en büyük korkum olduğunu bildiğinden gıkını çıkarmamış. :/

Sabah kahvaltısı da otelin kötülüğüne yaraşır şekildeydi. 1 adet sade kruvasan ve o kruvasan boyunda baget ekmek. Evet abartmıyorum, kahvaltı diye bize sundukları şey buydu. Kahve, marmelat ve tereyağı alabiliyorsun bir de haklarını yemeyeyim şimdi!

Bizim gibi haldır huldur, envai çeşit kahvaltı yapan bir millete eziyet yemin ederim. Resmen eziyet!

Neyse bu kadar kötü şeyin üzerine biraz da iyi şeylerden bahsedeyim istiyorum ama maalesef. Hayallerimizin şehri Paris, aslında hiç de öyle değilmiş. Her yer pis, her yer sigara izmariti. Onu da geçtim Eyfel'in etrafı ağır bir şekilde sidik kokuyor! Bir tek Eyfel'in orası koksa iyi, adamların katedrallerinin etrafı bile leş gibi sidik kokuyor. Dine de saygıları yok, bunu anladım ben bu durumdan.

Herşey inanılmaz pahalı. Aslında Euro'nun bizim paramızın üzerindeki ezici üstünlüğünden ileri geliyor bu pahalılık. Su 1 Euro, orada yaşayan biri için çok normal bir fiyat bu. Fakat bizim kurumuzla çarpınca ''Oha! Bir su 3 lira olur mu beee!'' galeyanlarına gelmemeniz mümkün değil. Şahsen bu geyiği biz çok çevirdik. Su da 1 Euro, tuvalet de. Seçim sizin. :P

Paris'e dair en güzel şey bence şehrin bir örnek mimarisi. Bütün apartmanlar aynı mimariye sahip, hepsinin siyah ferforjeli balkonları filan var. Tek kelimeyle şahane! Bir de hava karardığında, her saat başı şıkır şıkır ışık gösterisi yapan Eyfel gönlümüzü fetheden unsurlardan oldu. :) Onun dışında çok sayıda park ve yeşil alan olması da ekstra bir güzelliği. Bu parkların etrafında da yeşilliğin konseptine uygun olacak şekilde yüzlerce yeşil sandalye, şezlong mevcut. Üzerinde uyuyan, yemek yiyen, bira içen, çalışan vs. her türden insan var. :) Adamlar resmen güneşe hasret kalmış. Azıcık güneş gören, hop parka koşup güneşleniyor yemin ederim.

Ayrıca birçok insanın ve tur rehberimizin de dediği gibi Fransızlar kaba değil. ''Bilseler de İngilizce konuşmuyorlar!'' meselesi de tamamen şehir efsanesinden ibaret. Gayet güzel yardımcı oluyorlar. ''Bonjour'' ve ''Merci'' gibi 2 Fransızca kelime tamamiyle yetiyor Paris'te gezip tozmaya. :)

Paris'te bulunduğumuz 3 gün boyunca her yere yetişebilmek adına resmen gün içinde koştur koştur gezdik. Eyfel, Louvre Müzesi, Champs Elysees (Şanzelize), Zafer Tak-ı, Notre Dame Katedrali, Montmartre Ressamlar Tepesi, Sacre Coeur Bazilikası gezdiğimiz yerler. :) 3 günde ne kadar gezilebilirse artık.

Paris'in metro ağı çok geniş. Dünya üzerindeki en iyi metro ağına sahiplermiş sanırım, yanlış hatırlamıyorsam. Fakat çok karışık. Bir kere çözdün mü zorlanmıyorsun ama çözemezsen de kaybolmaman imkansız. Bir de metro istasyonları feci korkunç! Korku filmlerinde izbe metro istasyonları olur ya hani, evsizlerin konakladığı, her an karanlık bir köşeden seri katilin çıktığı o feci istasyonlar Paris'in istasyonlarıyla aynı. Metro gelene kadar bütün bildiğiniz duaları edebilirsiniz yani o derece. :D

Paris'e dair ennn bi' güzel anım ise Hilary Swank ile çekildiğim fotoğrafımdır. O kadar! :D

Paris'i çok fazla rencide etmeden birkaç güzel fotoğrafla tarihimize kazımak en iyisi olacak bu durumda. :P

Gece vakti Eyfel. ^_^


Eyfel selfie. :P

Kutsal Kase buradaymış. Öyle diyolla! :D


Louvre Müzesi.


Louvre selfie.

Seine Nehri üzerindeki köprülere asılmış aşk kilitleri. :kalp:

Dikilitaş.

Oooğ Şanzelize!

Lafayette. $_$

Lafayette selfie.

10 dakikalığına kiralık Lamborghini. Dokunmak yasak. -.-

Güneşi görüp kendini sokağa atan, atmakla da kalmayıp horul horul uyuyan teyze.

Montmartre - Sacre Coeur'e tırmanırken. :/



Sacre Coeur selfie.


 Meşhuuur Notre Dame!

Bu da Notre Dame selfie. 


Nasıl mutlu olduysam artık, gülerken az daha ağzım ayrılacakmış! :D

Paris'te son gecemizi geçirdikten sonra, istikametimiz Brüksel oldu. Brüksel bildiğin Türk memleketi olmuş durumda. Her yerde bir sürü dükkan açmışız. Dönercisinden araba tamircisine kadar. Her sektörde varız resmen. :D 

Mimarisi son derece modern. Plazalar, binalar, dükkanlar filan hep lüks bir görüntü içerisinde. Brüksel'e dair hatırladığım en net şey ise Atomium. 9 devasa kürenin birbirine tutturulmasıyla oluşmuş bir yapı. Tabii benim betimlediğim kadar basit birşey değil. Paris'in Eyfel'i neyse, Brüksel'in Atomium'u da o. Şehirlerin ortasında yer alan dev yapılar yani kısacası. :)

Brüksel rotamızda da ekstra bir tur söz konusuydu; Brugge. Bunu tabii ki kaçıramazdık. O kadar çok şey söylendi ki bu Brugge hakkında, görmezsek çatlardık, hasedimizden ölürdük! Nitekim Brugge turunu aldık ve o yola koyulduk.

Aman yarabbi! Ben böyle muhteşem bir yer görmedim! Eğer dünya üzerinde bir cennet varsa, kesin Brugge'dür! Kelimeler kifayetsiz kalıyor yemin ederim. Gidip görmek, doyasıya o şehrin havasını solumak lazım. Bu turun tek kötü yanı 1 gün bile sürmemesiydi. Birkaç saat ancak gezebildik. Konaklama olmadı. Olsaydı eğer, geceden kaçıp bir daha asla Türkiye'ye dönmeyebilirdim. O derece gözüm döndü yani burayı görünce. :( 

Ne yazarsam yazayım, anlatmam mümkün değil Brugge'ü. O sebeple fotoğraflar konuşsun derim. :(











Kocaya ''N'oolur burda yaşasak acaba, n'ooolur?'' diye sızlanırken. :(

Brugge'den binlerce güzel kare var oysa paylaşmak istediğim. Lakin o şekilde bu yazı asla bitmez. Aksine ben biterim. Hiç gereği yok ama yani. :D O sebeple çok uzatmadan Brüksel fotoğraflarına geçelim diy mi ama?! :)



















Brüksel yolculuğumuz bittiğinde, en çok merak ettiğimiz şehre doğru yol aldık. Amsterdam! Amsterdam'ın o meşhur sokağı olan Kırmızı Fener'ini, çatır çatır çekilen otların satıldığı Coffee Shop'larını çok methetmişlerdi. 

Kırmızı Fener, hani şu çeşit çeşit hatunların vitrinlerde cıbıl cıbıl arz-ı endam ettikleri sokak oluyor. :) Yalnız kesinlikle ve kesinlikle fotoğraf çekmek yasak. Eliniz fotoğraf makinasına gittiği an hemen camlara vuruyorlar, ardından da zaten bu hatunların bekçisi (!) olan amcalar geliyor. Anladınız siz onu. :D Gerçi fotoğraflık bir durumları da yoktu ya neyse. 

Kadınlığımı, kıskançlığımı bir kenara bırakıp (bunu tüm samimiyetimle söylüyorum), alıcı gözüyle hatunları kestim. Evet, bizzat inceledim. Yok arkadaş, bir tane elle tutulur, gözle görülür güzel bir hatun yok. Yani çok merak eden varsa diye söyledim. Turdaki erkek arkadaşların da görüşü aynen bu şekilde. Gram abartmıyorum. Birkaç tane sokaktan oluşan Kırmızı Fener'in son sokağında 2 tane güzel kadın gördük, hepsi o. Hem bay hem bayan arkadaşlar tarafından da tescillendi, onaylandı. 

Garip şeyler vesselam, insan hayret ediyor. :P 

Coffee Shop'lar bildiğimiz kahve dükkanları aslında. Tek fark muffinler bildiğimiz muffinlerden değil. Bir yiyen pişman, bir de yemeyen. :D 
Bir de adından sıkça söz edilen Magic Mushroom'lar vardı. Bu mantarların 3 çeşidi varmış. Az zehirli, orta zehirli, çok zehirli. Bildiğin zehirli mantar yiyorsun, kafan bir dünya oluyor. Sonrasında halüsinasyonlar gırla, her yer uçuyor filan. Hayır yani manyak mısın kardeşim, zehirli mantarı burada yesen bir dünya laf söylersin satan adama, yetmedi bir de üstüne üstlük ağız burun girişirsin. Ama Amsterdam'da olunca hapır hupur yersin. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. 

Şu Magic Mushroom'lar hakkında son birşey; hani denemek isteyen varsa diye, bizzat tur rehberimiz bizden bir önceki turdan birinin, bu en zehirli mantardan yiyip hastanelik olduğunu söyledi. Dikkat etmemiz için çok fazla uyardı. Çünkü bir keresinde ölen bile olmuş bu mantardan. Evlerden ırak yani o derece. :/

Yalnız Amsterdam ciddi güzel bir şehir. Sırf kanallar üzerine kurulduğu için tüm evler nehir kıyısında. Öyle romantik, öyle otantik. :) Kapılar küçük olduğundan her binanın üzerine montelenmiş bir kanca mevcut. Bu kancalar, taşınmak için kullanılıyor. Yani eşyalar bu kanca yoluyla çekiliyor ve pencerelerden içeri alıyor. Bir de şehirde yine kanallar sebebiyle çoğu bina birbirine dayanmış, hal böyleyken binalar ya yana doğru ya da öne doğru olarak hep yamulmuş. Bildiğin yamuk yani öyle böyle değil. 

Amsterdam'da yine bir ekstra tur satın aldık biz. Amstel Nehri üzerinde yapılan bir tekne turu. Gezinti esnasında hayatım boyunca göremeyeceğim kadar güzel şeyler gördüm ne yalan söyleyeyim. Bunlardan biri de insanların bot evlerde yaşayabiliyor olması. Evet, nehrin üzerinde, eski botlar-kayıklar-tekneler üzerine yerleştirilen konteynırlarda yaşıyorlar. Konteynır diyince, öyle bizim buradaki gibi izbe, derme çatma evler düşünmeyin. Son derece sevimli, şık, 1+1 evler. Hemen hemen hepsinin bir de verandası ya da balkonu var. Resmen bayılmalık! Şahsen ben bayıldım!

Şehirdeki köprüler, kanal üzerinden geçen gemilerin boyuna göre açılıp kapanabiliyor. Bu açılıp kapanma olayı da 5 dakikadan kısa sürüyor. İlginçti bana göre. Çünkü bizzat 1-2 kez şahit oldum bu duruma.

Herkes ama istisnasız herkes bisiklete biniyor. 70-80-90 yaşındaki teyzeler/amcalar da buna dahil. Yaya yolundan çok bisiklet yolu var. Onu da geçtim şehirde 500.000 kapasiteli bisiklet otoparkı var yahu daha ne olsun! İşin ilginç yanı, park ettiğin bisikleti bulamazsan, bir başka bisikleti alıp yoluna devam edebiliyormuşsun. Böyle de paylaşımcı yani insanlar. :D Sözün özü, bisiklet önemli hatta çok çok önemli.

Sözü çok uzatmadan Amsterdam'a dair fotoğraflarımızdan derleme yapacak olursak; :P






Bu iki binanın birbirinden ayrıldığı çok net bir şekilde görülüyor mesela. Yamuk bunlar ayol yamuk!

 Amsterdam'ın meşhur Çiçek Pazarı.


Arda Turan'ın reklamını yaptığı Simit Sarayı. :D 




I Amsterdam selfie. :D

Amsterdam'ı da tükettikten sonra Köln'e doğru yola çıktık. Bu rota üzerinde de ekstra tur satın almamız gerekti. Çünkü Köln ve Cochem kaçırılmayacak bir turdu bizim için. En çok Köln Katedrali'ni merak ediyorduk. O ince ince, dantel gibi işlenmiş katedrale bu kadar yakınken, önünden geçip gidemezdik. Haliyle hiç acımadan paramızın son damlalarıyla bu tura dahil olduk. :D

Köln Katedrali ciddi anlamda muhteşem bir yapı. Şehrin ortasında kapkara bir siluet halinde yer alması insanı ürkütmüyor değil. Bir de biz tam oradayken October Fest'e hazırlık mı diyeyim, başka bir kutlama mı diyeyim bilemiyorum ama bir eğlence sözkonusuydu.

Bedava biralar ve Almanya'ya has o koskoca hotdoglar dağıtılıyordu. Amsterdam'da nasıl ki 7'den 70'e bisiklete binen varsa, burada da 7'den 70'e içen insanlar vardı. Herkes ama herkes bira içiyordu. Arap yağı bol bulunca kıçına sürermiş hesabı. :D

Hele o katedralin çanları var ya, resmen insanı hayattan bezdiriyor! Hiç susmadan saatlerce çalıyor. Bir uyum da yok kesinlikle, tüm çanlar ayrı ayrı çalıyor. Düşünün ki, 10 ayrı çan var ve hepsi aynı anda çalınıyor fakat her birinin çalınmaya başlama süresi arasında 3-5 saniye fark var. Aman Allah'ım düşününce bir anda kulaklarıma ağrı girdi yemin ederim.

Köln genel olarak Türkiye'nin Almanya kolu. Hiç abartısız. Her yer Türk dolu, her yer Türk dükkanı dolu. Bilindik kareler her yerde gözünüze batıyor yani. :D

Cochem denilen yer ise şahane. Tüm yapılar o kadar muntazam yerleştirilmiş ki. Yemyeşil doğası, nehri, tepedeki şatosu, tadımlık şaraplarıyla gerçekten çok güzel bir yer. Tek sorun, domuzdan başka bir yiyecek yok! Herşey domuzdan yapılmış, domuz pastırması, domuz şinitseli, domuz hedesi, domuz hödösü. 

Boynumuzu büküp, menüde gördüğümüz an gözlerimizi yaşartan Domates Çorbası'ndan sipariş ettik. Etmez olaydık! Domates Çorbası'na tuz diye şeker atmışlar. Bildiğin şerbetli domates, bir de onu lezzetli bulup içiyorlar ya hey güzel Allah'ım. 

Zaten Brüksel, Amsterdam'dan alışkın olduğumuz patates kızartması öğünümüzü burada da aksatmadık. Yenebilecek tek lezzetli şey oydu çünkü. Yani turumuzun son günleri hep patatesle geçti. Mutluyuz, huzurluyuz. Yaşasın pattis kızartması!

Aç acına gezdiğimiz Köln ve Cochem turumuzdan çektiğimiz fotoğraflarımızdan birkaç kuple verecek olursak;

Köln Katedrali.


Köln sokak çalgıcıları. :p

 Cochem mimarisi.





Cochem sonrasında, tekrar Lüksemburg'a dönüp, oradan da doğruca memleketimize geldik. Tur bittiğinde normal şartlarda tatili biten insanların yaşadığı gibi bir üzüntü yaşamadık biz. Memleket özleminden midir, açlıktan mıdır nedense artık biz Türkiye sınırlarında vardığımız an sevinç naraları attık. 

Gezmek güzel, farklı kültürleri tanımak güzel fakat herşey gibi bu da tadında bırakılmalı diye düşündük belki de. 

Neyse...

Günlerdir hazırlık aşamasında kalan bu balayı yazımızı da alnımızın akıyla bitirdiğimize göre huzurla uyuyabiliriz a dostlar. :)

Bir daha ki gezimizde görüşmek üzere, esen kalınız. :P


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder